DERİNLİKLER- Murathan Kurfalı

48. Kütüphane Haftası kapsamında düzenlenen “Anlatı Yarışması” sonucunda Murathan Kurfalı ikincilik ödülü almıştır.

                       


DERİNLİKLER
      

             Ve teknolojinin işimizi kolaylaştırdığının en yaygın kanıtları olan arabalar sustuğunda, kuşların şarkısını duyuyor. Çatıdan eriyen kar suları, toprakta çoktan küçük bir göl oluşturmuş arkadaşlarının arasına katılmasını Dünya’daki en rahatlatıcı seslerden biriyle kutluyor. Doğada, onun tam ortasında, yaşadığını tekrar fark ediyor. Bu bir anlık teknoloji sessizliğinde her şey müthiş bir ahenk içinde. Kuşlar, toprak ve ağaçlar tahmin etmiyorlardı bu kadar gürültü içinde kaybolacaklarını. Yine de ordalar ve devam ediyorlar.
            Daha fazla beklemiyor çünkü içeride onu çeken bir şey var. Adımlar yankılanıyor duvarlar arasında. Bir adım, başka bir tane ve bir tane daha. Etrafa bakıyor, göremiyor. Her yer karanlık. Yine de gidiyor, yanlış bir yer yok nasılsa. Mumlar aydınlatıyor hafifçe etrafı. Düşmemek için yeterli bir ışık, sadece o kadar. Hiçbir şey gölgede kalmıyor. Mumlar yanıyor ama yakmıyor. Dikkatleri dağıtmıyor, sadece yol göstermek istiyorlar. Ve çıkıyor basamakları yavaş, yavaş. Heyecanlı; tavşan deliğine düşmüş bir kız çocuğu gibi. Etrafta başka kimse var mı bilmiyor. Göz gözü görmüyor karanlıkta ama onlar bundan şikayetçi değil. Başka bir şey içeri girsin istiyor beyinler, ön kapılarından. O yüzden kolayca adapte oluyor  gözbebekleri bu açık seçik karanlığa. Gözkapakları sonuna kadar yuvalarına çekiliyor.
            Bir kapıdan daha geçiyor. Çevresinde dönüyor, kitaptan tuğlalı duvarlara sahip bir koridora sapıyor. Neden orası? O da bilmiyor. Herkesi tanıyor nasılsa burada, güvende. Sol elini yan yana dizilmiş kitapların sırtlarında gezdiriyor. Yürüyor, eli ilerliyor, soluk ışıkta tozlar havada uçuşuyor. Bir bahar temizliği, bir saygı duruşu. Atlamak istemiyor hiçbirini, biliyor onlar onun bir parçası. Biliyor en başta onlar vardı. Babasının sözlerini hatırlıyor. İlahi bir şeyden bahsediyor karşısındaki adam; “oku” ve “ başlangıçta kelimeler vardı”. Kapılıp gidiyor bu başlangıca, inanıyor hem babasına hem de kelimelere.  Bir kitap seçiyor, yeni bir anlam seçiyor. Gelişigüzel bir masaya yatırıyor onu. Pencere açık, dışardaki rüzgar içeri ağaç dallarını sunuyor ve dallar eğiliyor. Sanki gıpta ediyorlar, masanın üstündekine. Eski bir arkadaşlarına selam verip, çıkıyorlar. Mükemmel bir başlangıca yol açacak bir son da var onları bekleyen, umut kokuyor etraf.
            Sanılanın aksine, Dünya’ daki en gürültülü ortam burası. Herkes konuşuyor, hiç dinlenmeden. Herkesin sayfalar dolusu fikri var. Sıra onlara gelsin istiyorlar. Anlatmak bütün amaçları. Hiçbiri ketum değil. Burası Dünya’ nın en gürültülü ortamı ama çıt çıkmıyor. Çünkü, kelimeler kulaklara değil, gözlere hitap ediyor. Duyulmak yetmez, işlenmeleri lazım. Hayatlar duruyor önünde. Yaşanılmış her şey, beyin damarlarında süzülmüş fikirler. Sayfalar kendiliğinden çevriliyor. Zaman akıyor mu, yoksa o boyutları bilinmeyen bir evrene mi daldı? Umrunda değil. Saatler işlevlerini yitiriyor. Sadece büyüdüğünü hissediyor o.
            Burası onun evi, sayısız çatı tek bir çatı altında. Sayfalar ve çatılar değiştikçe kendini görmeye başlıyor. Kelimeler bir araya geliyor, kağıtları sırlıyor ve ayna artık karşındaki sarımtrak sayfa, onu yansıtıyor. Yüzünü hiç görmediği arkadaşları var, ondan yüzlerce yaş büyük. Takvimler suskun ki artık, kitaplar birer zaman tüneli. Bütün arkadaşlarına ulaşabiliyor; ona benziyor, yol gösteriyor, yardım ediyor hepsi. Ondan iyi tanıyorlar onu, duygularına tercüman oluyorlar. İşte, hortlamayı seven yalnızlık mumlarda eriyor. Eksik kalan bir şey kalmıyor ruhunda. Eksik kalan şeyler var hala hayatta. Tamamlamanın yolu belli, tam önünde, yanında, içinde duruyor. Hüzün bir kalem darbesiyle kayboluyor.
            Burada herkes özgür. İşte karşında bir Fransız, bütün tabularla dalga geçiyor, her türlü sapkınlığı felsefi dereceye çıkarıyor. Bir komşusu çözüyor bütün sorunları, her şeyi birleştiriyor. Hepsine ulaşılıyor, çünkü yan yanalar. Binlerce rehber hazır bekliyor, yola yeni çıkanları. İdeali tanımlıyor biri binlerce yıl önce, gerçekleştiğine tanık oluyor o, onun yerine. Gözle görülemeyen, varlığı bile bilinmeyen güdüleri anlatıyor işte oradaki. Gözlerin, kapakları arkasındayken bile gördüğünü çözmüş, öğretmek için sabırsızlanıyor.
            Ve tam  bir arkadaşıyla vedalaşırken, tavanlardan belirsiz sesler geliyor. Kısa bir aydınlık, arkasından tekrar karanlık ve hep aydınlık. Yavaş yavaş uyanıyor elektrik. Bütün kelimeler gözden kayboluyor bu yapay ışıkta. Binanın damarlarında akan kan fikirden oluşmuyor artık sadece elektron. Müthiş bir süratle her yeri ele geçiriyor, dokunduğunu çarpıyor. Çatılar bir bir yıkılıyor. Dört bir yanda hayaletimsi ışıklar canlanıyor, dikdörtgen camların arkasında. Kelimeler susuyor, gözbebekleri korkmuş bir çocuk gibi küçülüyor, hayatı kolaylaştıran icatların karşında kamaşıyor, sıra sıra kitaptan koridorlar kolonların gölgesi ardında kalıyor. Duyuların önem sırası değişiyor, sözler artık kulakları dolduruyor ve oradan tekrar havaya karışıyor. Hiçbir cümle olduğu yerde kalmıyor, kaybolup gidiyor karşılıklı iki çift dudak arasında. Farkına varan yok konuşulanların uçuculuğunun. Yavaş yavaş, doluyor etraf, sürekli bir yerlere yetişmesi gereken ayaklar tozları yerden kaldırıyor. Pencereler artık kapalı. Parfüm kokuyor her yer. Aynalar çıkıyor çantalardan, fotoğraflara mahkum ediliyor gözler. Kalem artık kullanılmıyor, vakit kaybetmemek lazım. Bir dikdörtgen, baştan sonra dizi dizi sembollerle dolu. Hızla ulaşılıyor istenenin bir kopyasına, bir özetine.
            En iyi arkadaşının kelimeleri geliyor aklına, Kozan da onu anlıyor artık. Issızlık mümkün bu kalabalıkta, her şey mümkün bu çağda. Bakıyor etrafına, her şey ışık sayesinde bir yansıma oluşturuyor beyninde ama anlam oluşturmuyor. Nasıl oluyor da görmezden geliniyor gerçekler. Sinirleniyor Kozan, bir daha yazmayacak bir şey. Yer değiştirmek istiyor, zaman değiştirmek istiyor, saatleri geri sarmaya uğraşıyor. Olmuyor, her şey mükemmel bir şekilde çalışıyor. Hesap sormak için gözlerini dikiyor. Bu yolun sonunu görmek için gözlerini dikiyor. Hayır, gören yok içini. Bozuyor yeminini, kalemine saldırıyor, kalemiyle saldırıyor. Bir not bırakıyor hayata, ben burdayım diyor arkadaşlarına.
            Kapının önünde çatıdan erimiş karlar akıyor, çatı ağlıyor. Kuşlar bir ağıt yakıyor. Toprak kurumuş yapraklarla dolu, ağaçlar artık isyan etmiş. Bütün emeklerinin boşa gittiğinin farkındalar, öylece duruyorlar. Kütüphanenin içinde yanlışlıkla bir pencere açılıyor, rüzgar masanın üstündeki bir kağıt parçasını yavaşça yerinden kaldırıyor. Havada hüzünlü dalgalar çizen kağıt, birinin ayak ucuna konuyor. Bir merak ve elindeki telefon artık karanlık ve çantanın derinliklerinde. Okuyor ve bir daha okuyor. Merak, dehşete bırakıyor yerini; kavramaya. Lambalardan biri beyaz bir duman eşliğinde hayata veda ediyor. Fark bile etmedi, okuyor, bir daha ve bir kez daha. Beynine işliyor kelimeler, içinden tekrar ediyor hepsini, yeni bir tohum toprağa düşüyor. Unutmamalı bunları, herkese anlatmak üzere bir daha tekrarlıyor kelimeleri:
             Kütüphaneler birer sandıktır. İçlerinde Dünya’ nın en değerleri taşlarını barındıran bir sandık. Taşların adı kitap, değer birimi kelimelerdir. Sandığın kapağını açmak içinse bir şifre gerekir. Yaşanılan kültüre göre, sayıları ve şekilleri değişen ama birbirlerine rahatça çevrilebilen sembollerden oluşan bir şifre. Eğitimin ilk adımı okumayı öğrenmektir. Mükafakatı ise bu hazinedir. Okumak her sandığın anahtarıdır. Ama, çok olmanın ucuz olma anlamına geldiği bu çağda, kimse herkesin her şeye sahip olabileceğini aklına getirmez. Kitaplar evrenin en değerli taşlarıdır ama harcanmaları gittikçe zorlaşır. Çünkü, kelimeler çoktan yıkılmış bir uygarlığın para birimi benzer. Dönemin değer sistemine göre kur farkları hesaplanmamıştır. Varlıkları bilinir ama değerlerini anlamak için kimse vakit harcamaz. Böyle giderse yakın bir gelecekte, taşlar teker teker kaybolacaktır. Böyle giderse, kütüphaneler geleceğin müzeleridir.
                                                                                                                                                                              Murathan KURFALI

Advertisements

BABAMIN KİTAPLARI – Işıl Nur Kurnaz

48. Kütüphane Haftası kapsamında düzenlenen “Anlatı Yarışması” sonucunda Işıl Nur Kurnaz birincilik ödülü almıştır

 

 



 

 BABAMIN KİTAPLARI              

 

                                                                    “Ne de olsa insanoğlu bu gezegende var
olduğundan beri dünyayı aklına sığdırmaya çalışmaktadır.”
Murathan Mungan

 

            En zoru, bir kelime olarak “normal”den ürkmüş olmanıza rağmen hep kendi normalinizi bulmaya çabalamaktır. Ben normalden hep ürktüm ve de üstüne hep normaller yarattım kendimden. Fena halde yılgın düştüğüm de oldu, aç ve susuz kalmışçasına kitapsız bırakıldığım da…
            Dünyanın her evinin bir sürü kitapları olduğuna inanmaya meyilliydim hep. Bu meylim fena halde sıcak ve korkutucuydu. Çocukluğumun soğuk geceleri vardı, Tezer Özlü’nünkülere benzeyen ve anneme doğru sokulduğum, neden sonra çocukluğumun korkutucu ve sıcak meyilleriyle tanıştım. Ben her evin bir şiiri olduğuna inanmaya fena halde meyilliydim aslına bakılırsa. Benim evimin meyli Cemal Süreya gibi harfsiz ve Attila İlhan gibi zaten yoktu belki de. Herkesin bir öyküsü varmış tamam da, ya herkesin bir şiiri yoksa herkes üşürdü öyle zamanlarda. Ben çocuk aklımla bunu böyle sandım, çocuk aklım gidince çok üşüdüm ama. İnsan çocuk aklını kaybettikten sonra başlar ölmeye ve öldürmeye;  sanki şimdi çocuk aklımı bulmayadır kelimelerle aramdaki münasebet, ötesi fena halde yaşlı kalıyor zira. Yaşlanmayı, yılların yardımı olmadan gerçekleştirmek fena halde korkutuyor gözümü, o kadar yıl gelmeden o kadar yaşı taşıyamayacakmışım gibi geliyor.
            Gözümü hep farklı kentlerde açtığımı hatırlıyorum; Kastamonu, Kayseri ve Ankara en belirginleri. Gezmek, üzerinde yalnızca güzel insanların koştuğu bir fiil değil bana kalırsa, ben çocukken hep kitapların da gezdiğini sanırdım. Rengi kahverengidir Kastamonu’nun, ben hep kahverengi kaplamış bir ev hatırlarım. Bir şehir, bir çocuk onu hangi renkte görüyorsa o renktedir. Bu sebeple o şehir her şeyden önce koskocaman bir kahverengidir. Babam “r”leri söyleyemez ama çok güzel şiir okur. Sesli değil içinden. Okumak fiili sese yapışmayacak kadar başlı başınadır. Değeri onu duyurabilmekle alakalıdır. Kime duyurulmak istendiği hep muammadır, en güzel okumalar içe doğru kıskıvrak dolanan, oradan beyne doğru yol alandır.
           Kitaplarla dolu bir evde büyümeye başladığımda –ki o zamanlar bu benim için büyümek fiili değildi elbette, kitapların her evin normali olduğunu zannederdim. Kastamonu’da kitaplarla olan ilişkim yaşımın başımla olan ilişkisine pek benzerdi. Yaşım 2,5’tu ve babamın kitaplarının ilk sayfaları şekil denemelerimle doluydu. O şekiller hâlâ durur, bu bana o kitapların da hâlâ durduğunu hatırlatır ki bu güzel bir şeydir.
            Babam bana kızmazdı, onun yerine mesela şiir okurdu. Bir öykü kahramanın adı olurdu bazen adım ve adım adım öğrenirdim bir hikâyeye kahraman olmanın ne yüklü bir yenilgi olduğunu. O sebeple adımı soranlara dünyanın en zor sorusunu cevaplıyormuş gibi bakar ve en son adım ne olmuşsa onu söylerdim. Destina’da kaldığımı hatırlıyorum. Taşımak, taşınmak denli zordur. Benim evimin kitapları taşınırken hep içindeki hikâyelerinin kahramanlarının isimlerini de taşımak zorunda kalmıştır. O sebeple emekçi ve kahır dolu kitaplarımız vardır. Hiç gülmezler ve nedense ben 6 yaşına gelene kadar benle hiç konuşmamışlardır. Belki çok yorgunlardır, belki de babama benzemişler ve konuşmamayı bir tür yaşama emaresi saymışlardır. Ben evimizin kitaplarını hep hasta zanneder, her gece karşılarına geçer en alt raftan en üst rafa kadar kafamı aşağıdan yukarıya doğru hareket ettirir, sonra da soldaki rafa geçer ve aynı hareketi soldan sağa doğru yapardım. Ben her çocuğun her geceki uykusuna böyle daldığını düşünürdüm. Çok sonra öğrendim insanların kitapsız ve kedisiz[1] yaşayabildiklerini, bu sebeple hep eksik kaldıklarını ve tamamlanamadıklarını. Birbirlerini kitapsızlıktan ve kedisizlikten öldürdüklerini düşündüm sonra. Aslına bakılırsa bu düşüm hâlâ mevcut. Güzel insanların güzel güzel kitapları olsaydı eğer, güzel güzel kedileri severlerdi. Ölmek kelimesi kolayca çıkamazdı ki ağızdan, öldürmek çıksın.
            Kitabın kendine kalan zamanı yoktu benim evimde. Kitap sabahları günaydın denilen ve okunmaya başlanan, ardından geceleri şiirselleşen ve duygusallaşan yanıydı evimizin. Geceleri hiç uyumalarına izin vermezdik, ben kitapların bize hep kızdığını düşünürdüm o sebeple. Bir türlü uyuyamadıklarından, benim hane halkıma basbayağı sinirli olduklarına inanırdım.  Bu inancım kitapsızlık ve ölüm ile alakalı düş(ünce)lerim gibi kalıcı olmadı, babam karşılarına geçip ıslık çaldı onların, bana çaldığı gibi… Babam geceleri bazen uyandırır ve Murathan Mungan okurdu bana; kitaplarını uyandırıp, gecenin bir saatinde onları okuduğu gibi. Ben babamı ıslıkları için çok sevdim ve beni uyandırdığı için ona hiç kızmadım. Çünkü ben şiirleri gece ve ıslıkları şarkı niyetine sevenlerden oldum. Ben kızmadığıma göre kitaplar da benim hanemle fena halde barışıktı aslında. Hem her taşınma arifesinde karşı çıkmadan o kahverengi ve dokununca el kaşındıran kolilere girmeyi göze alıp, biz nereye gidiyorsak onlar da oraya geldiğine göre, bizi sevmemeleri pek kuvvetle muhtemel değildi de sanki.
            Kitaplarla 6 yaşıma kadar bakıştım, 6’dan sonra konuştum. Onlar pek direndiler kendilerini anlamam hususunda ama ben çoğunun inadını kırdım. Bazılarına gelince hâlâ direnmekteler, ama biliyorum bir gün, bir gün yani ki bir gün onlar da konuşacak benimle. Dertlerini anlatıp, sevinçlerine doğru götürecekler beni. Ve bilmediğim pek çok duyguyu tattıracaklar, isimlendirmeden duyguları kekremsi bir tat bırakacaklar ağzımda. Ben hiç tarif edemeyeceğim bazılarını ama bir daha nerde duyumsarsam hatırlayacağım. Öylesine yer edecekler usumda, çocukluğuma yer ettikleri denli. Sonra kokacaklar. Taşınılan boş ev kokacaklar çoğu zaman, geçmişte pek çok kere koktukları gibi ama esas kokuları pipoya benzeyecek. Babam evde öyle çok tüttürecek ki pipoyu kitapların üstüne sinecek Kaptan Black, sonra en çok Moby Dick sevecek o kokuyu, bir yerden tanıyacak ve kendi yanındaki romanları uyandıracak, kalksınlar ve duyumsasınlar en güzel kokuyu diye. Romanların yanındaki bölüm bu kokudan pek hoşlanmayacak ve onlar daha ciddi kokular isteyecekler. Ciddi yani ki ruhsuz koku hiç uğramayacak o raflara, o sebeple bazı kitaplar bize hep biraz daha küskün kalacaklar. En çok Foucault sevinecek bu işe, gülecek ve bu kokunun pipo kokusu olmadığını söyleyecek. Babamın tüttürdüğünün pipo olduğunu hiç kabullenmeyecek Foucault.[2] Babam koridordan geçerken yakmaya başlayacak piposunu, salona vardığında pipo yanmış olacak ama. O koku evimizden hiç geçmeyecek, bizim evimiz hep eski kitap ve pipo kokacak.
            Bir şarkı duyacağım sonra bir gün, fena halde babama benzeyecek. İçinde bir dize olacak ve “bana dokunduğunuzu duyumsardım tek tek o kitaplarınızı okşar gibi yerleştirdiğinizde” diyecek.[3] Ben babamın her taşınmadan sonra ilk olarak kolilere koştuğunu hatırlayacağım, en başta onları açtığını. Özür dilercesine kitaplarına baktığını ve gene en çok Özdemir Asaf’a üzüldüğünü, en incesi o olduğundan ilk onu kurtardığını hatırlayacağım. “Okşar gibi yerleştirmek, işte bu!” diyeceğim kendi kendime. Sonrasında kitap dendiğinde hep uçucu şeyleri hatırlayacağım. Hep güçlülük ve narinlik gelecek aklıma. Babamın kitaplarına hiçbir zaman kütüphane demeyeceğim ben, evimize gelip kitaplarımıza bakanlar hemence ona kütüphane dediklerinden, herkesin dediğini konduramayacağım kitaplarımıza. Ben o kitapların önünde hep pipolar, şiirler, şarkılar ve babamı göreceğim.
            Başlangıçta söz varmıştı bir kere. Ben buna inandırıldım. İnanmaya fena halde gönüllü olduğumdan hiç karşı çıkmadım. Zaten hayatta bir tek söze karşı çıkamadım, onun dosdoğru gittiğine hep gönülle sadık kaldım. Sonra bir balık geldi gözümün önüne. Balık dedim, eğer dünyanın bir yerinde biri tarafından görülemeyecek kadar denizde ve derindeyse dünyanın bir yerinde biri tarafından anlatılacak kadar sözün içindedir dedim. Söze gözlerimden daha çok güvendim bu sebeple. Söze ihanet etmek en ayıplısıydı benim için. Ona ihanet etmemek için bazen konuşmaya ihanet ettim, sözün içimde kalması gerektiği anlarda sesle fena halde dalaştım yani. Bu dalaşmada ben hep yıprandım ama hiç sözsüz kalmadım. Ses bana pek çok kez küstü, babam bana bazen çok küstü ama söz hiç küsmedi. Ben terbiyemi söze karşı aldım, kelimeleri hoyrat ve başıboş kullanmamam öğretildiğine göre babamın küsüşü kendi sessizlik yeminiydi ve ben hiç bu yemini bozmadım.
            Kitaplar bazen devrildiler, bazen yere düştüler ben çocukken. O zaman çok üzüldüm, zaten ben çocukken en çok kitabı tanımayan biriyle karşılaştığımda üzülürdüm. Kitabı sevmemek mümkün değildi de asıl tanımamaktı kötüsü. O sebeple ben evlere hep çok kızdım, kitap olmayan evlere hiç alışamadım, o evlerde hep kendi gölgemi aradım içine bir kitap yerleştirmek için. Gölgemi aradığım yerlerde esas rengime bir türlü ulaşamadım üstelik. Hep karartı ile gezdim heybemdeki kitaplar görünmesin diye. O sebeple renksizlikten olsa gerek o evlere kızışım hep siyahı andırdı. Kara kara kızdım kitapsız büyütülen her çocuk için. Bol küfürlü kitapları da sevdim ben, hayata dâhilliği hiç hariçleştirmeden, ona dâhil ne varsa hepsinin sözünü sevdim. Söz terbiyesi fevkalade mühimdir, olmayanın içi fena halde kokar. Koku ne balığa ne kediye ne pipoya benzer. Hep yöresizlik ve yersizliktir koku. Bu kokuyu tanıyorum, kitaplarımızın her taşınışta bizimle gelmeyeceklerini düşüne düşüne ürktüğüm zamanlarda, yöresizce ve yersizce koktuğumdan biliyorum.
            Kitap mevsimi olsun diyorum sonra, en sonunda o mevsimde kendimi ev sahibi hissedeceğimi düşünüyorum. Öbür türlüsü, hepimizin başkalarının mevsiminde misafir olduğumuza inanmaya başlıyorum. Kitap mevsimi olsun ve o mevsimde ellerinde kitaplarla çocuklar koşsun istiyorum. Fahrenheit 451. dereceye varamasın diyorum, kâğıdı ve sözü kimse yakamasın…[4]
             En sonunda ben, babamın kitaplarını hep saklamaya başlayacağım ve daha 19 yaşımda babamın kitaplarının ben öldükten sonra ne olacağını düşüneceğim. Düş(ünce)den korkacağım ve üstümüze bir piponun eskice kokusu yayılırken, korktukça daha da bağlanacağım hem kitaplara hem babama. Ben 19 yaşımda hep ölümümden sonrasını düşünerek adım adım yaşlanmaya başlayacağım, aklımı emanet fikrine asla açamayacağım…
                                                                                                                                                                  Işıl Nur KURNAZ

 


[1] Bilge Karasu’nun “Ne kitapsız Ne kedisiz” adlı denemesine atıfla.

[2] Foucault’un “Bu Bir Pipo Değildir.” adlı kitabına atıfla.

[3] Şarkı: “Sizi Gözlerim Hep” Söz: Mehmet Teoman Müzik: Vedat Sakman; Zuhal Olcay’ın “Küçük Bir Öykü” adlı albümünden.

[4] Ray Bradbury’nin, itfaiyecilerin görevinin kitap yakmak olduğu dünyayı betimlediği “Fahrenheit 451” adlı romanına atıfla ve üzünçle. Romanın adı, kâğıdın Fahrenheit derecesine göre 451’de yanmasından gelir.